Trabzon'un güneyinde, Ziganalar'ın bir tepesinin yamacına yapışmış bir manastır harabesi vardır. Eteklerinde, ormanlar ile kaplı bir vadinin dibinde, Trabzon'a kadar uzanan Değirmen Deresi'nin kollarından biri akar. Halk buraya kısaca Meryem Ana der. Eski adı ise Sumela Manastırı'dır. Genellikle bu dini tesisin kuruluşunu eski tarihlere çıkarmak isterler. Bu havalinin evvelce Rum ahalisi arasında yaygın ve Trabzon hakkındaki Rumca kitaplarda tekrarlanan kuruluş efsanesine göre manastırın esası güya Theodosius devrinde kurulmuş ve altıncı yüzyılda İmparator Lustinianos devrinde kumandan Belisarios tarafından yeniden yapılmış idi. Fakat bu rivayeti kabul ettirecek hiçbir ilmi dayanağın bulunmadığı, burasını inceleyen yabancı mütehassıslar tarafından kesin olarak bildirilmiştir. Buranın başlıca gelir kaynağı olan bir Meryem Ana resminin eskiliğine ve mucizeler yarattığına halkı inandırmak böylece onun değerini büyültmek için uydurulduğu kolayca sezilen bir
efsaneye göre güya bu resim, İsa'nın Havarilerinden Lukas tarafından
yapılmış, Lukas'ın terekesinden Atina'ya geçmiş fakat Theodosius
devrinde, dördüncü. yüzyılda resim kendiliğinden buradan ayrılmak
istemiş, bir gün melekler tarafından gökte uçurularak Trabzon
dağlarındaki bu kovuğa getirilip bir taşın üzerine bırakılmıştır.
Tam bu sıralarda Atina'dan Trabzon'a gelen Barnabas ve Sophronios
adlarında iki keşiş de bu ücra dağın ıssız yamacında bu resmi
bulmuşlardır. Bu çeşit rivayet ve efsanelerin basit bir
Hıristiyanlık gayreti ile yaratıldı ve mütemadiyen tekrarlanarak
adeta zorla kabul ettirildiği bilinir. Böylece hakkında benzeri
rivayetler çıkarılan tesisler de güya çok eski bir tarihe
inmektedir. Sumela münferit bir örnek olmayıp, eş durumdaki birçok
misalden sadece biridir.
Meryem (Panaghia) adına kurulan bu manastırın, Grekçe
Sumela adının esasını, kara, siyah, karanlık anlamlarına gelen Melas
kelimesinden aldığı söylenir. Bu, acaba bu tesisin kurulduğu vadinin
ve dağın koyu renginden dolayı mı vermiştir? Bu fikirde olanlar
vardır. Fakat kanaatimize göre Sumela kelimesi, buradaki Meryem
ikonasının (tasviri) bir sıfatı da olabilir. Onun, ünlü tarihçi J.P.
Fallmerayer'in de (1790-1861)1840 yılında buraya geldiğinde
dikkatini çektiği gibi renginin koyu, hatta teşhis edilemeyecek
derecede siyah oluşu bu adın esasını teşkil etmiş olması mümkündür.
Gürcü resim sanatında, XII. yüzyılda sanat aleminde Siyah Madonna
ismi altında tannan birtakım Meryem ikonalarının yapıldığı ve
yayıldığı bilinir. Esrarlı ifadesini daha da arttırmak gayesiyle,
Meryem Ana resimlerinde yüz, siyah ile boyanıyordu. Gürcistan'a bu
usulün eski Hind sanatından gelmiş olabileceği de ayrıca ileri
sürülmüştür. Sumela Manastırının Kafkasya'ya yakınlığı düşünülecek
olursa, burada saygı gören Meryem tasvirinin, böyle bir siyah Meryem
olduğuna ve manastırın, Sumela adını bundan aldığına ihtimal vermek
de mümkündür. Böylece dağın da adı, manastırdan dolayı Oros Mela =
Kara Dağ olmuştur.
Sumela Manastırı'na ait siyah Meryem resminin hangi
döneme ait nasıl bir şey olduğunu daha fazla araştırmaya imkan
yoktur. İlkona'nın eskiden çekilmiş oldukça iyi bir fotoğrafından
anlaşıldığına göre bu üzerinde herhangi bir çizgi, boya daha doğrusu
resme benzeyen bir unsur teşhis edilemeyen simsiyah, çatlak ayrıca
da ortadan ayrılmış bir tahtadan ibaret idi. İlkona'nın çevresini
belirten gümüş çerçeve ise motiflerinden ve yazılarından
anlaşıldığına göre 1700 tarihine ait olup alelade bir işçilik
gösteriyordu. Bu fotoğraftan edindiğimiz intibaya göre Sumela'daki
Meryem ikonasının, gerçek bir Siyah (= Kara) Meryem bile olması çok
şüphelidir.
Siyah Meryem'ler bilhassa Avrupa doğusuna doğru çok
sayıdadır, bilhassa ziyaret yerlerinde bulunmakta ve dağlarda,
yüksek yerlerde, orman içlerinde kurulan ibadet yerlerinde muhafaza
edilmektedir; ayrıca bu yerlerde şifalı bir de su bulunmaktadır,
nihayet Fransa'daki bu tasvirlerin bulundukları yerlere mucizevi
şekilde geldiklerine inanılmaktadır. Bütün bu hususiyetler çok
değişik ve uzak çevrelerde dini inanışların tamamen aynı karakteri
göstermesi bakımından çok ilgi çekicidir.
Kısacası Trabzon'un Sumela Manastırı, bu adı ile tarihte
ancak Trabzon Komnenos'ları döneminde ortaya çıkmaktadır. Her
köşesinde irili ufaklı böyle dini binalar olan bu bölgenin, peyzaj
itibarıyla en harikulade bir yerinde Sumela Manastırı kurulmuş ve
Osmanlı devri Türk idaresi sırasında devamlı gelişmeler ile tam
manası ile muazzam bir tesis halini almıştır. Hemen hemen 1200 metre
rakımlı bir noktada ve vadinin dibinde akan suyun 300 metre kadar
yükseğinde, dimdik denilebilecek kadar saip bir yamacın ortalarında
oldukça geniş ve yüksek bir mağara, daha doğrusu bir kovuk bu
tesisin çekirdeğini teşkil etmiştir. Bu, erişilmesi zor ve yorucu
kovuk önündeki dar çıkıntı, zamanla burada büyüyen, genişleyen ve
zenginleşen manastıra zemin olmuştur. Sumela, Trabzon ve çevresinde
sayılan hayli çok olan eski manastırların en ünlüsüdür.
Dağlara, yüksekliklere ve mağaralara bir kült yeri olarak
çok eskiden beri daima özel bir değer verildiği bilinir. Belki bu
mağaranın içinde de evvelce böylece bir sunak yapılmıştı.
Hıristiyanlık yayıldıktan sonra burasının bilinmeyen bir tarihte
ufak bir keşiş inzivagahı haline getirildiği de düşünülebilir.
Tabiatıyla bu tahminler, benzeri eserlerde müşahede edilen
hususlardan çıkarılmaktadır. Ancak mağara kısmında yapılacak etraflı
ilmi araştırma ve sondajlar bu tahminlerin doğruluk derecesini belki
aydınlatabilir. Yoksa şimdiki halde müspet hiçbir dayanak yoktur.
Atina'dan gelen iki keşişin, Barnabas ve Sophronios'un
Theodosios döneminde IV.V. yüzyıllarda burasını kurmuş ve
Iustinianos'un kumandanı Belisarios'un da tamir ettirmiş olduğu
yolundaki kuruluş efsanesinin sağlam bir esasa dayanmadığı açıkça
belli olmasına rağmen bu hurafenin hala yaşatılması hayret verir. Bu
efsane bir tarafa bırakılacak olursa, manastırın şimdiki halde hiç
değilse on üçüncü yüzyıldan itibaren, tarihini takip mümkündür. Bu
sırada artık Bizans İmparatorluğu'ndan apayrı bir devlet halinde
doğarak, başlı başına gelişmeye başlamış olan Trabzon Komnenos'ları
Prensliği, başkenti Trabzon şehri olmak üzere bu çevrede hakim
durumunda bulunuyordu. Kendilerini Bizans İmparatorluğu'nun gerçek
mirasçısı olarak gören ve kendilerini imparator olarak tanıtan
Trabzon prenslerinin bu unvanını, 1261'de yeniden İstanbul'a sahip
olarak eski Bizans devletini ihya eden hakiki Bizans İmparatorluğu
kabul etmemiştir.
Bilhassa komşu Türk beylikleri ile çok yakın ve girift
temasları bulunan Trabzon Kommenosları'ndan III Alexios (1349-1390)
bu manastırın esas kurucusu sayılabilir. İki kız kardeşi Türk
beyleri ile evli olan, kendi dört kızını da komşu Türk beylerine
veren III. Alexios'un Sumela'ya özel bir ilgi gösterdiği kaynak ve
belgelerden anlaşılmaktadır. Buradaki keşiş hücrelerine, onun büyük
dede, dede ve babasının da bazı bağışlarda bulunmuş oldukları bu
vesile ile öğrenildiğine göre, Alexios'un büyük dedesi II. Loannes
(1280-1285) zamanından beri burada dini bir merkezin varlığına
ihtimal verilir. Yine başka bir efsaneye göre, büyük bir kasırga
sırasında Meryem'in yardımı ile canını kurtaran III. Alexios
burasını yeni bir tesis halinde inşa ettirmiş, zengin vakıflar
bağışlamış bir Khrysobullos yeni bir ferman ile de bu vakıflarını
sağlam esaslara bağlamıştır. Manastırın 1650'ye kadar dış kapısı
üzerinde görülebilen 1360 tarihli, beş mısralık bir manzum kitabede
III. Alexios, bu tesisin kurucusu (ktetor), "Doğu ve Batı (=İberia)'nın
hakimi İmparator" olarak gösterilmişti. Alexios 1361 yılındaki bir
güneş tutulmasını burada karşılamıştır. Hatta, bu prensin
sikkelerinde güneş resmi bu olayla ilgili kabul edilmektedir. 1365
tarihli "vakfiyesi" ile de manastırın bütün idari şartlarını,
arazisini, gelirlerini düzene koyduktan başka, Trabzon'a gelecek bir
tehlikeyi, bir Türk akınını önlemek üzere, buradaki keşişlerin daima
uyanık bulunmalarını da bildirir. Alexios'un oğlu III. Manuel
(1390-1417) babası gibi dini tesislere bağlılığı olan bir şahıs idi.
Tahta çıktığı yıl, saray hazinesinde bulunan değerli bir Stavrotegi
(içinde İsa'nın çarmıhının bir parçası bulunduğu iddia edilen
müzeyyen bir haç) Sumela'ya hediye etmişti. Son Trabzon
Komnenos'ları da Sumela Manastırı'nı yeni fermanlar ile
zenginleştirmişler veya vakıflarını tasdik etmişlerdir. Trabzon ve
havalisi Türk idaresine geçtikten sonra Osmanlı Sultanları,
Aynaroz'da, Sina'da ve daha birçok manastırda da olduğu gibi
Sumela'nın eski hak ve hukukunu dikkatle korumuşlar, hatta buraya
imtiyazlar vermişler, bazı hediyeler de yollamışlardı. Nitekim
Sumela'da bulunan iki şamdan, Yavuz I. Selim (1512-1520)' in bir
hediyesi olarak biliniyordu. Burada ayrıca Trabzon fatihi II.Mehmed'in
de manastırın haklarını tanıdığını bildiren bir fermanı muhafaza
ediliyordu. Daha başka fermanların saklandığı, burası hakkındaki
yayınlardan öğrenilmektedir. Burada Sultan II.Bayazıd, I.Selim, II.Selim,
III.Murad, İbrahim, IV.Mehmed, II.Süleyman, Mustafa ve III.Ahmed
tarafından verilmiş fermanlar bulunduğu bildirilmektedir. On
sekizinci yüzyılın ikinci yarısından itibaren manastır ile Eflak
Voyvodalarının ilgilendik1eri ve devamlı yardımlar ve yazı1ar
gönderdik1eri tespit olunmuştur. Ghikas (1755), Stephan (1764),
Hypsilantes'in (1775) böylece ilgilendikleri bilinir. Tabiatıyla
manastırın arşivinde, İstanbul patriklerinin bütün Osmanlı devri
boyunca yolladıkları yazılar da muhafaza ediliyordu. Sumela bilhassa
on sekizinci yüzyılda Voyvodaların himayesinde gelişmiş ve birçok
kısımları yeniden yapılmış, Ignatios adında bir başpiskopos 1749'da
duvarların bütün satıhlarını yeniden Fresko resimler ile
süslemiştir. Sumela, Anadolu'da bütün Rum-Ortodoks topluluklarının
görülmemiş bir zenginlik ve heyecan içinde teşkilatlandıkları,
kilise ve manastırlarını her taraftan akan paralar ile yeniden inşa
ettikleri, muhteşem şekilde süsledikleri on dokuzuncu yüzyılda, en
parlak çağını yaşamıştır.
Fallmerayer'in 1840'ta yazdığına göre Sumela'nın gezgin
keşişleri bütün Anadolu, Kafkasya, Balkanlar ve hatta Rusya'yı
dolaşarak Meryem ikonasının kötü bir kopyasını satmak suretiyle iane
topluyorlar, bu paraları müesseselerine getiriyorlardı. Nitekim
bunlardan bir tanesi, üzerinde kırk bin kuruşluk bir servet ile
dolaşırken Kayseri'de öldürülmüştür. Osmanlı devleti katilleri
yakalatmış, idam ettirmiş ve çalınan paraları da manastıra teslim
etmişti. Geçen yüzyıl içerilerinde iyice zenginleşerek 1860'a doğru
büyük binalar inşası suretiyle muazzam bir tesis halini alan Sumela
Manastırı, XIX. yüzyılın içinde yabancı seyyahları tarafından
ziyaret edilerek kısa anlatımı yapılmıştır.
Manastırdan en etraflı surette bahsedenlerden biri, G.
Palgrave (1826-1888), 1871 Şubatı'nda yayımlanan makalesinde oldukça
ilgi çekici bilgiler verir. Sultan Murad'ın buradan geçerken
manastırı güya topa tutturduğu yolundaki efsanenin yalan olduğuna
işaret ile Murad'ın buradan geçmiş olmasına imkan olmadığını
belirtir. Palgrave buraya geldiğinde o sırada "yeni bina" denilen
kışlavari büyük yapı henüz yapılmış ve biteli üç sene kadar
oluyordu. Bu İngiliz yazarının müşahedesine göre bu binanın
uçurumdaki kemerler dahil yedi katı vardı ve esas mesken kısmı dört
sıra pencereye sahip olup ayrıca üstte de bir galeri uzanıyor idi.
Boydan boya içinde tek sıra halinde her katta sekizer oda vardı ve
genel olarak çok sağlam bir bina olduğu anlaşılıyordu. Palgrave,
Murad ve I.Selim'in hediyelerini de anarak III.Alexios'un minyatürlü
fermanını da gördüğünü bildirir. Manastıda II.Selim'in fermanını
gören Paigrave, keşişlerin Sultan II. Selim aleyhine atıp
tutmalarını pek hoş karşılamadığını da açıkça ifade eder.
Trabzon'un 18 Nisan 1916'dan, 24 Şubat 1918'e kadar süren
Rus işgali, burada bir Hıristiyan Pontus devletinin tekrar
kurulacağı ümitlerini doğurmuştu. Kurtuluş Savaşı sonunda, bu ümit
kapılarını kapamak üzere 1923'te bütün Rumların Yunanistan'a
gönderilmeleri ile Sumela Manastırı boşaltılmıştır. Hicret eden
Rumlar, eski hatıralarına bağlılıklarının bir belirtisi olarak
Makedonya'da Verria (Türk devrinde: Kara Ferye) yakınında
Kastania'da aynı adla yeni bir manastır kurarak buraya modern bir
Meryem Ana resmi yerleştirmek suretiyle, eski geleneği yaşatmaya
başlamışlardır.
Sahipsiz ve kontrolsüz kalan bu koca tesis, hızla harap
olmaya başlamış, 1930'da bir yangın, ahşap kısımları silip süpürmüş,
bu arada gizli defineleri aramak bahanesi ile lüzumsuz bazı büyük
tahripler de yapılmış, kagir kısımlar yıkılmıştır. Burada ilk
bakışta dikkati çeken husus darmadağın bir harabe görünüşü ve
duvarlardaki Freskoların, ustalıklı bir şekilde muntazam kareler
halinde kesilerek yerlerinden sökülüp götürülmüş olmasıdır. Son
derecede zor olan bu işin başarılı şekilde yapılması, bunu
oralıların değil, bu çeşit hatıralara meraklı ve gerekli bilgiye
sahip "bilgili" yabancı ziyaretçiler tarafından yapıldığını
gösterir.
Sumela Manastırı'na, ormanın içinde bir patikadan
tırmanılır. Manastırın girişi çok sıkı emniyete alınmış ve dar uzun
bir merdivenle, son kısma erişilmesi mümkün kılınmıştır. Bu
merdivenin yanında yamaca yaslanmış büyük bir su kemerinin, tesise
evvelce su getirdiği anlaşılmaktadır. Eski fotoğraflarda geniş
kavisli on kadar gözü ile mükemmel bir halde fark edilen bu kemer,
şimdi yıkık durumdadır. Kapıdan girildiğinde, kapıcı hücreleri vs
geçildikten sonra bir merdivenden küçük iç avluya inilir. Burada
merkez, solda bulunan kilise haline getirilmiş olan tabii kovuktur.
Kovuğun karşısında muayyen bir düzene sahip olmaksızın inşa edilen
çeşitli manastır binaları görülür. Bu avlunun sol tarafında şimdi
kısmen yıkılmış ve içine moloz dolmuş bir halde, yukarıdan kayadan
süzülen ve damlayan kutsal suyun toplandığı çok yeni tarihlere ait,
bir şadırvan vardır. Yine sol tarafta mağaranın içine, manastırın en
eski kısmı olan kilise yerleştirilmiştir. Avluya doğru çıkıntı
teşkil eden ayrıca bir şapel bitişik bulunan bu kilisenin gerek iç
duvarları, gerek avludan görülen dış duvarı tamamen Fresko resimler
ile kaplıdır. Ancak yakından dikkatli incelendiğinde bu resimlerin
birçoğunun geç bir tarihe ait oldukları ve altlarındaki başka
tabakalarda daha eski ve çok daha değerli duvar resimlerinin
bulunduğu Fark edilir. Zaten bu husus bazı yazılar ile de
belirtilmiştir. Avlunun sağ tarafında ise 1860 yılına doğru inşa
edildikleri bilinen birtakım misafir odaları ve kütüphane olarak
kullanılmış olan mekan bulunmaktadır. Avlunun etrafında daha birçok
küçük şapeller vardır. Manastır şimdiki duruma girmeden çekilen eski
fotoğraflarda, bütün bu binaların avluya bakan yüzleri önlerinde
birbirinin üzerine binen ahşap balkonlar, sundurmalar bulunduğu
görülmektedir. Talbot-Rice'in bildirdiğine göre bunlarda ahşaptan
yontulmuş güzel parçalar da mevcuttu. Bugün çok harap bir halde
bulunan buradaki küçük şapellerden bir tanesinde on dört veya on
beşinci yüzyıllara ait oldukları tahmin olunan resimler tespit
edilmiştir. Avlunun ilerisinde dar bir koridor, kayalığın önündeki
ensiz bir çıkıntı üzerinde uzanmaktadır. Burada doğrudan doğruya
yamaca yaslanmış gösterişli bir bina uzanır. Sumela Manastırı'nın
uzaktan görünüşünde daima ön plana geçen bu kısım, burada yaşayan
keşişlerin barındıkları esas manastır yapısıdır. Üç esas kattan
başka, ayrıca altta birkaç sıra mahzeni ve üstte bir de çekme katı
olduğu anlaşılan bu yapının saçak dibinde sıralanan kemerli
galerileri ile heybetli, bir görünüşü vardır. Adeta kitlesi ile
dağın kayalarında uzaklardan beyaz bir leke halinde taşan bu kışla
biçimli yapı, manastırın 1860'taki büyük tamir ve genişletilmesinde
inşa olunmuştur. Büyüklüğü ile konumundan başka, kayda değer hiçbir
sanat ve mimari özelliği olmayan bir binadır. Evvelce geniş saçaklı
olan ahşap çatısı, içinin bölmeleri, ahşap katları yok olduğundan
bugün dört duvardan ibaret bir harabedir. Bu duvarların arasında
içi, derine doğru inen büyük bir boşluk halindedir. Dışarı bir
çıkıntı teşkil eden ortadaki kulesinden aşağı bakıldığında, bu
binanın yapıldığı yerin baş döndürücü yüksekliği iyice anlaşılır.
Hiçbir sanat ve tarihi değeri olmadığı halde, son
yıllarda Sumela'nın başlıca alameti olan bu büyük yapıya karşılık,
bu tesisin en önemli kısmı, iç avlunun bir kenarında bulunan
kilisedir. Bu kilise, kutsal mağara veya kovuğun iç satıhlarının
düzeltilmesi ve ağzının düz bir duvarla kapatılması suretiyle elde
edilmiştir. Bu duvara bitişik, bir çıkıntı teşkil eden küçük bir
Sapel vardır. Burada iç ve dış satıhlar, 18. yüzyıldan bu yana
birkaç tabaka halinde üst üste Fresko resimler ile süslenmiştir.
Bazı yerlerde üç tabaka açıkça fark edilmektedir. En alt tabaka
renkleri ve kalitesi bakımından, üsttekilerden çok farklı ve daha
iyidir. Her tabakada konuların da değiştiği dikkati çekiyor.
Buradaki Freskoların 1710, 1732 yıllarında yapıldıklarını bildiren
yazılar tespit olunmuştur. Halbuki mağara kilisesinin içinde, avluya
komşu duvarda III.Alexios devrine ait Freskolar da tespit
edilmiştir. Burada III.Alexios, iki yanında oğulları III.Manuel ve
Andronikos ile tasvir edilmiş idi. Bugün bu portrelerden hiç bir iz
kalmamıştır. Dışarıda, kaya sathına işlenmiş ve bugün yalnız üst
şeritleri kalabilmiş olan büyük bir mahşer sahnesinin dökülen
sıvalarının altından başka sahnelerin gün ışığına çıktığı
görülmektedir. Üzerinde bir ejder ile suvari iki aziz (Georgios ve
Demetrios) tasvir edilmiş bulunan küçük bir şapelin duvarında biz,
bu tabakanın altında iki tabaka daha resim bulunduğunu tespit ettik.
Nitekim bir yerde en alt tabakada imparator kıyafetinde diademli bir
figürün üstünde diademli başka bir figür, bunun üstünde de
Metamorphosis, yani Tabor Dağı'nda İsa'nın görünüşünün değişmesi
(suretinin değişmesi) sahnesi işlenmiş bulunmaktadır. Bu durum
karşısında, Sumela Manastırı'nın eski ve o nispette de değerli duvar
resimleri, sıvaların tamamen dökülmediği yerlerde alt tabakalarda
durmaktadır denilebilir. Şüphesiz bu ayrı bir araştırma konusudur.
Avlunun etrafındaki binalarda yer yer, Türk sanatı
tesirleri de kendilerini belli ederler. Nitekim odalarda dolaplar,
hücreler ve ocaklar bu küçük mekanlara bir Türk enteryörü havası
vermektedir. Kutsal suyu toplayan şadırvan da, sivri kemerleri ile
Türk mimarı karakterindedir. Fakat en dikkat çekici nokta, bazı
duvarlarda koyu kırmızı boya ile yapılmış duvar süsleridir ki bunlar
18. yüzyıl Türk binalarındaki tuğla derz süslemelerinin boya ile
yapılmış taklitleridir. Sumela'nın yüz metre kadar kuzeyinde, yine
dağ yamacına oyulmuş, erişilmez durumda ve içinde Fresko resimler
olan bir mağara şapellerinin de varlığı söylenir.
Manastırın kütüphanesinde evvelce kataloğu yapılan ve
çoğunluğu XVII-XVIII. yüzyıllara ait çeşitli elyazınalardan 66
tanesi Ankara Müzesinde, içinde minyatürler olan ve Bizans eseri bin
tanesi (Dört İncil=Tetraevangelium) İstanbul'da Ayasofya
Müzesi'ndedir. Ayrıca 150 kadar da baskı kitap vardır. Kilise
hazinesindeki değerli eşyadan, Trabzon Prensi III. Manuel'in hediye
ettiği gümüş salip (stavrotek) ile elyazına bir eser ve çok sayıda
belge Atina'da Bizans Eserleri Müzesi'ne, manastıra ait"Gül'lü
Meryem" olarak adlandırılan ikona, İrlanda'da Dublin'de National
Gallery'ye gitmiştir. Sultan Selim'in hediye ettiği gümüş şamdanlar
1877'de çalınmıştır. Manastıra ait başka bir Meryem ikonası da
Oxford'da bir özel koleksiyondadır. Buradan çıkarılmış, üzerinde "Hristiyan
üçlemesi" tasvir edilmiş gümüş madalyon ile 1438 tarihli işlemeli.
gümüş madalyon ile 1438 tarihli işlemeli bir örtu de (epitaphios)
Atina'da Benaki Müzesi'ndedir.
Yakın tarihlerde Sumela Manastırı'nın restorasyonu için
girişimlerde bulunarak raporlar hazırlanmış, bu arada manastırın
sekiz pafta halinde plan rölöveleri de çizilmiştir.
|